Toplumundaki Ön Yargıların Azaltılması İçin Neler Yapmalıyız? – İstanbul’un İçinden Bir Bakış
Jackhenry takipçilerine özel hazırladığımız bu içerikte “Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız” hakkında önemli bilgiler paylaşacağız.
İstanbul’da bir sabahı düşün. Metroya binmişsin, herkes biraz uykulu, biraz aceleci. Bir yanda elinde kahvesiyle işe yetişmeye çalışanlar, diğer yanda telefonuna gömülmüş gençler… Ben bu şehrin tam ortasında, bir sivil toplum kuruluşunda çalışırken her gün aynı soruyu farklı yüzlerde görüyorum: Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız?
Bazen bu soru bir bakışta, bazen bir cümlede, bazen de sessiz bir geri çekilişte karşına çıkıyor. Ve zamanla anlıyorsun ki ön yargı dediğimiz şey, büyük sloganlardan çok küçük anların içinde büyüyor.
Sokakta başlıyor her şey: Görmek ama gerçekten görmek
Geçen hafta Kadıköy’de yürürken bir sahneye denk geldim. Bir kadın, tekerlekli sandalyesiyle kaldırımda ilerlemeye çalışıyor. Yanından geçen iki kişi fark etmeden hızlarını kesmiyor bile. Kadın zorlanıyor ama kimse kötü niyetli değil; daha çok “fark etmeme” hali var.
İşte tam burada başlıyor mesele.
Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız sorusu, çoğu zaman “kötü insanlar nasıl düzeltilir?” gibi algılanıyor. Oysa gerçek daha karmaşık: mesele sadece kötü niyet değil, görünmez alışkanlıklar.
Bir gün iş arkadaşım şöyle demişti:
“İnsanlar kötü değil, sadece başkasının hayatını düşünmeye alışık değil.”
Bu cümle uzun süre kafamda kaldı.
Toplu taşımada küçük ama güçlü anlar
İstanbul’da toplu taşıma bir gözlem laboratuvarı gibi. Her gün binlerce farklı hikâye yan yana oturuyor.
Bir gün metrobüste yaşlı bir adam bindi. Yer yoktu. Genç bir kadın yer verdi ama adam önce tereddüt etti:
“Ben oturmayayım, gençler otursun.”
Kadın ısrar etti, adam oturdu. Ama yan koltukta oturan bir genç içinden mırıldandı:
“Her yaşlıya yer verirsek biz ayakta kalıyoruz.”
Bu cümle bile tek başına bir ön yargı haritası gibi.
O an şunu düşündüm: Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız sorusu, aslında empatiyi bir refleks haline getirmekle ilgili. Çünkü çoğu insan bilinçli olarak ayrım yapmıyor; sadece kendi konfor alanının dışını hesaba katmıyor.
Metroda başka bir sahne daha…
Başörtülü bir kadın, yanında dizüstü bilgisayarıyla oturuyor. Karşısında takım elbiseli biri var. İkisi de aynı projeye yetişmeye çalışıyor olabilir, aynı stresle yaşıyor olabilir. Ama göz teması bile kurmadan yolculuk ediyorlar.
İstanbul böyle bir şehir: yan yana ama ayrı dünyalar.
İş yerinde görünmeyen bariyerler
Çalıştığım sivil toplum kuruluşunda en çok karşılaştığım şeylerden biri “iyi niyetli ön yargılar”.
Bir toplantıda şöyle bir cümle duymuştum:
“Bu projeyi kadın ekip yaparsa daha duygusal olur, erkekler daha analitik yaklaşır.”
Cümle kötü niyetli değil, hatta söyleyen kişi bunu bir iltifat sanıyor. Ama tam da burada sorun başlıyor.
Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız sorusunu iş yerinde düşündüğümüzde, mesele sadece kurallar koymak değil; dilimizi değiştirmek, varsayımlarımızı fark etmek gerekiyor.
Bir başka örnek:
Yeni işe başlayan Suriyeli bir ekip arkadaşımız vardı. Çok yetenekliydi, çok iyi analiz yapıyordu ama ilk haftalarda herkes ona “uyum sağlayabilecek mi?” gözüyle baktı. Oysa asıl soru şuydu: Biz onun yeteneklerini görebiliyor muyuz?
Çeşitlilik sadece bir kelime değil, günlük bir pratik
Çeşitlilik dediğimiz şey broşürlerde güzel durur ama gerçek hayatta çok daha zor bir şeydir. Çünkü çeşitlilik, farklı olanı sadece “tolere etmek” değil, onu gerçekten anlamaya çalışmaktır.
İstanbul gibi bir şehirde bu her gün test ediliyor.
Bir kafede otururken iki kişi yan masada tartışıyordu:
“Senin gibi düşünenlerle aynı ülkede yaşamak zor.”
Bu cümle bana şunu hatırlattı: ön yargı sadece kimlikler üzerinden değil, fikirler üzerinden de büyüyor.
Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız sorusunu sadece kimliklerle sınırlarsak eksik kalır. Çünkü düşünce çeşitliliği de aynı derecede önemli.
Sosyal adalet: Eşitlik değil, adaletin kendisi
Sosyal adalet kavramı çoğu zaman “herkese aynı şey” gibi algılanıyor ama gerçek hayatta durum böyle değil.
Bir gün bir saha çalışmasında şunu gördüm:
Aynı okulda okuyan iki çocuk var. Biri özel ders alabiliyor, diğeri okuldan sonra çalışmak zorunda. İkisi de aynı sınava giriyor.
Eşitlik var gibi görünüyor ama adalet yok.
Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız sorusu burada daha derinleşiyor. Çünkü mesele sadece insanların birbirine nasıl baktığı değil; fırsatların nasıl dağıtıldığı.
Günlük hayatta ön yargıyı kırmak mümkün mü?
Bazen insanlar bana “Bu işler değişir mi?” diye soruyor. Açıkçası cevap basit değil.
Ama küçük anlar var:
Bir otobüste birinin başka birine yer vermesi
Bir iş görüşmesinde “nerelisin” sorusunun sorulmaması
Bir çocuğun farklı olduğu için dışlanmaması
Bunlar küçük gibi görünüyor ama zincirleme etki yaratıyor.
Bir gün ofiste bir arkadaşım şunu söyledi:
“Ben artık insanları ilk izlenimle değil, üçüncü konuşmadan sonra anlamaya çalışıyorum.”
Bu bile büyük bir değişim.
Kendi içimizdeki ön yargılarla yüzleşmek
En zor kısmı belki de bu.
Kendime dürüst olayım: Ben de zaman zaman hızlı yargılar kuruyorum. Metroda birini görünce fark etmeden bir hikâye yazıyorum kafamda. Sonra durup kendime kızıyorum.
Çünkü ön yargı bazen dışarıda değil, içeride başlıyor.
Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız sorusu en çok burada önem kazanıyor: önce kendi zihnimizi eğitmek.
Eğitim, temas ve hikâye anlatımı
Çözüm tek bir yerde değil.
Eğitim önemli, evet. Ama sadece bilgi vermek yetmiyor.
Temas önemli. Farklı insanlarla gerçek bağ kurmak gerekiyor.
Ve hikâyeler…
Bir insanın hikâyesini dinlediğinde, onu etiketlemek zorlaşıyor.
Bir saha ziyaretinde konuştuğum bir genç şöyle demişti:
“Benim hakkımda herkes bir şey düşünüyor ama kimse benim ne yaşadığımı sormuyor.”
O cümle kolay kolay unutulmuyor.
Sonuç yerine değil, devam eden bir süreç
Sitemizden Önerilen: CarPlay için Wi-Fi gerekli mi ?
Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız sorusunun tek bir cevabı yok. Çünkü bu bir proje değil, bir yaşam biçimi.
İstanbul’un kalabalığında, metrobüs sırasındaki bekleyişte, iş yerindeki kısa diyaloglarda, sokakta karşılaşılan her yüzde bu mesele yeniden yazılıyor.
Bazen fark etmekle başlıyor her şey.
Bazen dinlemekle.
Bazen de sadece susup bir an düşünmekle.
Ve belki de en önemlisi şu: İnsanları tanımadan önce, onlara dair yazdığımız iç hikâyeleri biraz yavaşlatmakla.
“Toplumundaki ön yargıların azaltılması için neler yapmalıyız” konusundaki yazımızı okuduğunuz için teşekkür ederiz. Jackhenry olarak sizlere her zaman kaliteli içerik sunmaya devam edeceğiz.